|
Reklama karşı devlet düzenlemeleri
sürüyor. Bunların sistematik bir hükümet politikası olduğunu sanmıyoruz. Ama en
azından politikacılarımızın bazıları ve bürokratlarımızın büyükçe bir bölümünün
halkımızı 'reklamın zararlarından!' koruma anlayışı ve çabası içinde oldukları
da bir gerçek.
AB müktesebatına uyum sağlama
gerekçesiyle, Tüketicinin Korunması Hakkında Kanun’da bu gerekçeyle ilgisi
olmayan yeni reklam kısıtlamalarının getirilmesi örneğini verebiliriz. Aynı
gerekçeyle alkollü içki reklamını yasanın getirdiği kısıtlamayı aşarak tüm
reklam mecrasına genişletmeyi amaçlayan Üst Kurul yorumu neyse ki Danıştay’ın
istişari mütalaası ile şimdilik önlendi.
Böyle kısıtlamalar içinde olsa da
reklam üretimi ve yayını sürüyor. Bu kez de reklamların yürürlükteki kurallara
uygunluğunun denetimi devreye giriyor. Bir kural varsa kuşkusuz ona uyulup
uyulmadığının denetimi de söz konusu olacaktır. Reklam özdenetim mekanizmasını
etkili kılmadıkça devlet denetiminin hızını kesmenin olanağı bulunmadığı açık.
Devletin reklamı düzenlemesine ve doğal sonucu olarak denetlemesine karşı çıkmak
söz konusu olamaz. Ancak bu düzenleme ve denetim tek elde toplanmalı ve tek
yerden yapılmalıdır. Böyle yapıldığını sanıyorduk. 4077 sayılı Tüketicinin
Korunması Hakkında Kanun ile tüketicinin yanlış reklamla yanıltılmasının
izlendiğini ve yaptırıma bağlandığını ve bunu da yasadaki adı Reklam Kurulu olan
bir organla tek elden yürütüldüğünü sanıyorduk. Oysa görülüyor ki yasalar,
yönetmelikler, denetleme kurulları ve yetkilileri çoğalıyor. Bu dağınıklık
içinde birbirinden habersiz yetkililerin verecekleri kararlar beklenen
'düzenleme' amacından çok, sonuç sağlamayacak 'cezalandırma'lara dönüşme
potansiyeli taşıyor.
Reklam üzerindeki özdenetim de dış
denetim de artık 10 yaşına giriyor. Bu on yılda dış denetimin “reklam”ı veri
olarak kabul etme yolunda epeyce ilerleme kaydedildiğini söyleyebiliriz.
Özdenetimin de giderek benimsendiğini ve etkisinin arttığını.
|